A- İlk Ürün Arayışları | 1. Ne Satabiliriz? | BÖLÜM I — TİCARETİN İÇİNE GİRMEK
A- İlk Ürün Arayışları
İlk toplantımızı üç arkadaş yaptıktan sonra aklımızda beliren soru "ne satabiliriz" olmuştu.
Ticaret benim için yeni bir şey değildi.
Bu zamana kadar birçok firmada çalışmış, e-ticaretin ve satışın içinde bulunmuştum. Ürün satmayı biliyordum. Sistem görmüştüm. Pazaryerlerini biliyordum. Reklamı, operasyonu, müşteri tarafını görmüştüm.
Ama bütün bunların dışında bambaşka bir dünya daha vardı:
Kendi ürününü bulmak.
İşte gerçek ticaret biraz orada başlıyordu.
Çünkü hazır kurulmuş şirketlerde çalışırken, aslında oturmuş düzenlerin içinde ürün satıyorduk. Ürün belliydi. Tedarik belliydi. Sistem belliydi. Risk çoğu zaman şirketindi.
Ama şimdi masanın diğer tarafındaydık.
Artık soru şuydu:
“Ne satabiliriz?”
Ve insan o sorunun ne kadar ağır olduğunu ancak gerçekten kendi başına ticarete girmeye çalışınca anlıyor.
Çünkü dışarıdan bakıldığında her şey çok kolay görünür.
İnsanlar:
- bir ürün bulduğunu,
- internete koyduğunu,
- reklam verdiğini,
- sonra satış yaptığını sanıyor.
Oysa gerçek hayat öyle işlemiyor.
Önce ne satacağını bilmiyorsun.
Sonra araştırmaya başlıyorsun.
Sonra daha da kafan karışıyor.
Çünkü baktığın her sektör,
ayrı bir dünya gibi açılıyor önünde.
Tekstil başka bir dünya.
Elektronik başka.
Kozmetik başka.
Anne-bebek başka.
Ev ürünleri başka.
Her sektörün:
- kendi dengesi,
- kendi insanı,
- kendi dili,
- kendi savaşı vardı.
Ve insan bir süre sonra şunu fark ediyor:
Ticarette ürün aramak bile başlı başına bir iştir.
Biz de araştırmaya başladık.
Çin’den numune ürünler getirttik.
Merter’i dolaştık.
Güngören’i dolaştık.
Tahtakale’yi gezdik.
Kapalıçarşı’yı gezdik.
Mahmutpaşa’yı gezdik.
İstoç’u dolaştık.
Bazen sabahtan akşama kadar dükkan dükkan gezdiğimizi hatırlıyorum.
Hatta bir hafta boyunca bacak ağrısından doğru düzgün uyuyamadığımı bugün bile net hatırlıyorum.
Çünkü dışarıdan görünen o “ticaret dünyası” aslında fiziksel olarak da insanı yoran bir dünyaydı.
Her dükkan başka bir hikayeydi.
Her toptancı başka bir psikoloji taşıyordu.
Ve en ilginç taraf şuydu:
Merter’de girdiğimiz birçok üretici ve toptancı gerçekten yılmış görünüyordu.
Birçoğu artık eski düzenin kalmadığını söylüyordu.
Özellikle dijital pazaryerlerinin büyümesiyle birlikte sektör dengelerinin tamamen değiştiğine inanıyorlardı.
Bazıları:
“Aklınız varsa bu işe girmeyin.”
diyordu.
Bazıları ise daha konuşmanın başında elindeki ürünleri satmaya çalışıyordu.
Ki bu çok normaldi.
Çünkü piyasadaki insanların çoğu artık:
ürün üretmekten çok,
eldeki yükü çıkarmaya çalışıyordu.
Pandemi sonrası süreç özellikle tekstil tarafında birçok şeyi değiştirmişti.
İşler durmuştu.
Üreticiler zorlanmıştı.
Toptancılar sıkışmıştı.
Ve sonunda birçok kişi çareyi doğrudan internette kendi satışını yapmakta bulmuştu.
Ama işin daha çarpıcı tarafı şuydu:
Birçok üretici artık yalnızca kendi markasını satmıyordu.
Aynı zamanda büyük pazaryeri sistemlerine de üretim yapıyordu.
Yani bir tarafta kendi mağazasında satış yapıyor,
diğer tarafta platform ekonomisinin parçası haline geliyordu.
Bu da piyasadaki dengeleri tamamen değiştirmişti.
Çünkü artık pazaryerleri yalnızca satış yapılan platformlar değildi.
Zamanla:
- üretime dokunan,
- fiyatı belirleyen,
- görünürlüğü yöneten,
- sektörün akışını değiştiren yapılara dönüşmüşlerdi.
Ama sahada gerçekten esnafa temas etmeye başladığımızda,
pazaryeri gerçeği aslında yüzümüze çok erken çarpmıştı.
O zaman bunu tam anlayamamıştık.
Sadece insanların yorgun olduğunu görüyorduk.
Üreticiler yorgundu.
Toptancılar yorgundu.
Mağaza sahipleri yorgundu.
Birçoğu aynı şeyi söylüyordu:
“Eskisi gibi değil.”
Ama mesele yalnızca işlerin düşmesi değildi.
Asıl mesele,
oyunun kurallarının değişmiş olmasıydı.
Eskiden:
üretici üretirdi,
toptancı dağıtırdı,
mağaza satardı.
Şimdi ise herkes aynı sistemin içine çekilmişti.
Üretici de internetteydi.
Toptancı da.
Mağaza sahibi de.
Pazaryeri satıcısı da.
Ve rekabet artık sadece ürün rekabeti değildi.
Network rekabetiydi.
Sermaye rekabetiydi.
Algoritma rekabetiydi.
Dayanıklılık rekabetiydi.
O günlerde çok net fark ettiğim bir şey vardı:
Eğer hali hazırda kurulmuş bir tezgahınız yoksa,
bir üretim gücünüz yoksa,
veya güçlü bir çevreniz yoksa,
ticarete sıfırdan girmek artık eskisine göre çok daha zordu.
Ama insan yine de araştırmaya devam ediyor.
Çünkü ticaretin en tehlikeli taraflarından biri şu:
Bir kez o dünyanın içine girmeye başlayınca,
çıkması zor oluyor.
Sürekli yeni fikirler görüyorsun.
Sürekli yeni ihtimaller düşünüyorsun.
Ve zihninin bir köşesinde hep aynı soru dönmeye devam ediyor:
“Acaba gerçekten doğru ürünü bulursak olur mu?”